༯ 7 ༯
CANSU
Okula kayıt işlemini hallettikten sonra istediğimi alabilmek için yazın bitmesini beklemeyecektim. Bir an önce harekete geçmeliydim. İşimin hiç de kolay olmayacağını kabul etmiştim.
Bulmam gereken adamın özelliklerini biliyordum. Ona sahip olduğumda ne kadar güçlü bir konuma geleceğimi de biliyordum. Henüz öğrenmediğim şeyse; onu bulduğumda nasıl etkileyeceğimdi. En azından Can konusundaki tecrübelerim vardı. Makyajın nasıl yapıldığını, ilgi çekmek için ne giyilmesi gerektiğini öğrenmiştim ama onun karşısında bunların hiçbiri yeterli olmayacaktı. Daha fazlası gerekecekti.
Cenk’in beni davet ettiği bar, adımımı attığım ilk saniyede nerede olduğumu, oraya nasıl geldiğimi unutturdu. Gözlerim loş ışık ve dumana alıştığında sürekli hareket halinde olan silüetler teker teker dans eden insanlara dönüştü. İnsanlar izlenip izlenmediklerine aldırmadan eğlenmeye devam ederlerken, masalarda oturanların yeni gelen yabancıdan hoşlanmadıkları ortadaydı. Kulaklarımın alışmaya başladığı yüksek ses, insanların birbirlerine söylediği hakkımdaki önyargılı fikirleri duymamı engelliyordu.
Cenk’i görememiştim. Mekânda olmasa bile eve dönmek istemiyordum. İçkilerin konulup servis edildiği tezgâhın yüksek sandalyelerinden birine geçtim. Böyle ortamlara alışmalı ve iyi gözlem yapmalıydım. İnsanlar nasıl görünüyorlardı, nasıl davranıyorlardı ve…
“Ne içiyorsun?”
Evet, bir de bu… Ve ne içiyorlardı?
Genç barmene yaklaşarak “Sen ne içiyorsun?”diye sordum.
Bir elinde tuttuğu şişeyi önündeki altı shot bardağının üstünde gezdirdikten sonra gülümsedi. “Ben çalışıyorum, içmeye gelmedim.”
Gülümsemesine karşılık verdim. “Bira alayım. Corona.”
“Güvenli oynuyoruz anlaşılan,” dedi ve küçük bardakları altlarındaki tepsiden kaldırarak bana doğru uzattı. Ne yaptığını anlamaya çabalarken, başımın üstünden uzanan bir el, tepsiyi tuttu. Eğilip arkama baktığımda çalışan garson kızın çoktan tepsideki bardakları sahiplerine götürdüğünü gördüm.
“Tamam, ekstra olsun,” dedim.
Hızlıca arkasını döndü ve ufak buzdolabından istediğim, ilkine göre alkol oranı daha fazla olan birayı çıkarttı. Bana uzatırken “Bak bu idare eder işte,” dedi.
İçki bilgilerimin bana annem tarafından kazandırıldığı gerçeği de tartışılması gereken apayrı bir konuydu.
Siyah koltukların mekânın ilerleyen kısımlarına doğru genişlediği ve kalabalıklaştığı yere doğru duman artıyor, uzağı görmek olanaksızlaşıyordu. Sigara kokusu çoktan üstüme sinmişti bile.
“Hangi ekiple buluşacaksın?” diye sorduğunda mekânı incelemeyi bırakıp yine barmene döndüm. “Birileriyle buluşacağımı nereden bildin?”
“Seni burada ilk defa görüyorum ve arka taraftaki o koltuklar genelde ekiplere ayrılır. Herkesin kendi kurt sürüsüyle geldiğini söyleyebilirim, en uygun açıklama ancak böyle oluyor,” dedi. Yakınındaki barmen de dediğini duymuş olmalı ki birlikte güldüler.
“Adın neydi?” diye sordum.
“Ege.”
“Ege, eğer buraya gelen arkadaş gruplarını birer kurt sürüsü olarak görüyorsan, her sürüde bir liderin varlığından da bahsedebilir miyiz?”
İki saniye kadar düşündükten sonra başını olumlu anlamda salladı. “Sen hangi lideri arıyorsun?”
“Cenk ve birkaç arkadaşı sanırım… Bir erkek grubudur diye tahmin ediyorum ama benim sürünün lideri kim bilmiyorum.”
Tezgâhın altında benim görmediğim yerden yarısı dolu olan bir bardak çıkarttı. Kafasına diktikten sonra yerine geri koydu. Ne güzel çalışmaktı bu…
“Cenk seni çağırdıysa Demir’inkilerden bahsediyorsun demektir. Birkaçı burada, yerlerinde oturuyorlar yine ama Cenk ve diğerleri için henüz saat erken,” dedi ve az önceki servisi tamamlayıp geri dönmüş garsonun getirdiği yeni sparişe baktı. Demir kimdi?
Tezgâhın arka tarafında çalışan diğer üç kişiden biriyle yer değiştirdi. Duvara sabitlenmiş beyaz ışıklı raflarda bulunan bir şişeyi aldıktan sonra geri geldi ve tezgâhın altından bardak çıkarttı.
“Çok kalabalıklar mı?”
“Efendim?”
“Cenk’in arkadaş grubu kalabalık mı?”
Bardağı kıza uzattıktan sonra ellerini tezgâha dayadı. “Yani, evet ama sadece erkeklerden oluşan bir tayfa değiller,” dedi.
Heyecanlanmıştım. Çeteye girebilirdim, şansım vardı. “Kızlar da mı var?”
Başıyla ileriyi gösteren bir hareket yaptı. “Hem de ne kızlar…”
Arkamı döndüm ve mekâna giriş yapan dört kişi saydım. Üçü kızdı, bir tanesi ise mankenleri aratmayacak tarzda yakışıklı bir oğlandı. Cenk gibi kahverengi saçları vardı ama onun kadar iri değildi.
Ege “Tanrım… Kızılları seviyorum,” dediğinde gözlerimi dörtlüdeki oğlandan en önde duran kızıl saçlı kıza çevirdim. Gözlerimi devirerek geri döndüm. “Şaka mı yapıyorsun? Saçları boya,” dedim. Yanındaki barmen kolunu Ege’nin omzuna attı. Gözlerini kapıdaki kızlardan ayırmadan “Sence umrumuzda mı?” diyerek bana cevap verdi.
Etraftakiler yine konuşmaya başlamışlardı ama sanki havada ben bara girdiğimde konuştuklarından farklı bir şey vardı artık. Onları beni süzdükleri gibi süzmüyorlardı. Beni tanımayan bakışlarla küçümseyerek incelerlerken, onları kıskanarak izliyorlardı.
“O siyah deri taytı ben de giysem bana da herkes böyle bakar,” dedim ve bir daha herkesin içinin düştüğü o kızlara bakmamak üzere yüzümü Egelere döndüm. Biramdan birkaç yudum aldım.
Bir saat boyunca orada oturdum. Gelen tipleri, bara oturup bana asılanları, dans edenleri inceledim ve Ege’yle sohbet ettim. Buraya kimlerin geldiğini öğrenmeye çalıştım ama çalışırken bir yandan benimle konuşması onu yavaşlatmıştı. Bunu fark etmeme rağmen sırf kendi sıkıntımı gidermek için onu oyalamaya devam ediyordum. En sonunda Cenk “Gelmişsin,” diyerek yanıma oturduğunda daha fazla almamak için yavaş yavaş içtiğim ikinci birayı da bitirmiştim.
“Naber?” diyerek vücudumu ona çevirdiğimde başım dönmedi. Bira beni annemin pahalı şaraplarının etkilediği kadar etkilemiyordu ve üstelik dikkat de etmiştim. Orada bulunmamın bir amacı vardı ve o amacı sarhoş bir şekilde gerçekleştiremezdim, en azından sarhoş olmam gerekmediği müddetçe…
Bana “Gelmene çok sevindim. Okula kaydoldun mu?” diye sorarken Ege çoktan Cenk’e sipariş vermediği bir içkiyi uzatmıştı bile.
Cenk sanki bekliyormuş gibi bardağı eline aldığında hâlâ bana bakıyordu. “Evet, o konu hakkında sana teşekkür etmeliyim,” dedim.
“Benim için bir zevkti,” dedi ve ardından bardaktaki sıvıyı sanki suymuş gibi duraksamadan içti.
“Gerçekten anlattığın gibi, benim gibilerin okuluymuş.”
Ege otomatik bir şekilde bardağı tazelerken Cenk, gözlerini hâlâ benden ayırmıyordu. “Bizim gibilerin,” dedi ve bardağını havaya kaldırdı.
Bir buçuk saattir kulaklarımla bütünleşmiş ve artık sanki hayatın bir parçasıymış gibi gelmeye başlamış uğultu kesildiğinde başta şaşırdım. Müzik devam ediyordu, insanlar da kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlardı ama o uğultu bir şekilde yok olmuştu işte. Değişikliğin nedenini anlamak için arkamı döndüğümde neden; kapının önünde tüm asaletiyle onu tanımam için orada duruyordu.
Siyah deri ceketi, kollarını sigarasını yakmak için kaldırdığında geniş omuzlarına dar gelmişti. Çakmaktan çıkan ateş, dudaklarından birkaç santimetre öteden yüzünü aydınlatıyordu. Çakmakla işi bittiğinde elini yavaşça aşağı indirdi ve siyah kot pantolonunun cebine koydu. Diğer eliyse dudaklarına çakmağın yaklaşamadığı kadar yakındı. İlk dumanını içine çektikten sonra o elini de indirdi ve dumanı birkaç saniye sonra burnundan ve ağzından dışarı verdi.
Ağır ama ritmik adımlarla mekânın arkasına ilerlerken gözleri benim olduğum tarafa kaydı. Gözleri renkli miydi? Dumandan tam olarak yakalayamamıştım. Başıyla verdiği selamı bana vermiş olabileceğinin ihtimaline heyecanlanırken Ege elini kaldırdı ve dans edenlerin hareketlerini yavaşlatmasına neden olan bu açık tenli, görünüşü ve duruşuyla bana oldukça asil gelen adama selam verdi.
Kız ya da erkek, mekândaki herkes ona bakıyordu. Yürüyüşünü izliyorlardı. Sigarayı tutuşunu, nefes alışını takip ediyorlardı ve bazı kızların onunla göz göze gelebilmek için ciddi anlamda değiştirmedikleri yer kalmamıştı.
Kimdi, tanımıyordum. Nasıl bir büyü yapıyordu, bilmiyordum ama bara girdiği ilk saniyeden itibaren ortamdaki her şeyi değiştirmişti. Hava çok daha farklıydı artık. İnsanlar, oturdukları yerlerde daha dik oturuyorlardı. Onun mekâna girişiyle yavaşlayan dans hareketleri belli bir süre sonra yeniden hızlanmaya başlamıştı.
Bu durum; herhangi bir ortama giren herhangi biri için çok fazla olurdu. Ege’ye döndüm. Aslında sormama gerek bile yoktu. “Lider?..”
“Hem de ne lider…” dedi ve Cenk’in tezgâha sertçe bıraktığı bardağı yeniden doldurmaya başladı. Bardağın çıkarttığı ses, gürültülü müzikte bile kulağıma ulaşınca bir sorun olup olmadığını anlamak için ona baktım.
Güldü. “Lider falan ne saçmalıyorsunuz? Klasik Demir Erkan girişi işte… İlgiyi üstünde toplamayı seven, ciddi herifin teki,” dedi.
Demir Erkan.
Hayatımda ilk defa böyle birini görmüştüm. Öyle bir ismi vardı ki, tanımasan dahi adını daha önce bir yerlerden duymak zorundaymışsın gibi bir izlenim bırakıyordu insanda. Peki ben onu gerçekten daha önce duymuş olabilir miydim yoksa sadece duyduğuna inananlardan mıydım?
Ritmini bozmadan çakma kızılın ve arkadaşlarının oturduğu koltuklardaki kalabalığa yöneldiğinde Cenk’e döndüm. Demir’le dalga geçmeye çalışıyordu ama ne yazık ki ne kadar uğraşsa da hepsi boşunaydı.
“İlgiyi üstünde toplamak için hiç çaba sarf etmedi ama,” dedim.
“Hadi, alt tarafı içeri girip bir sigara yaktı! Lütfen Cansu, lütfen bana herkes gibi hemen vurulduğunu söyleme.”
Dıııt dıt. Kıskançlık alarmı.
“Cenk, sakin ol. Bu mekânda Ege ve senin haricinde kimseyi tanımıyorum.” Dördüncü kez doldurulan bardağı eline aldı.
Cenk = Alkolik ve kıskanç bir erkek.
“Aslında, tanışmak demişken, beni ne zaman arkadaşlarınla tanıştıracaksın?”